cengiz han’a küsen bulut / aytmatov

cengiz-hana-kusen-bulut

 

 

Cengiz han’a küsen bulut  /  aytmatov

 

Roman da abutalip kuttubayev isminde bir öğretmenin işgüzar bir savcı tarafından alınıp sorgulanması anlatılıyor. kuttubayev 2. Dünya savaşı yıllarında Rusya saflarında Almanlar a karşı savaşmıştır. Savaşta esir düşmüştür. Bir grup arkadaşıyla esaretten kaçmayı başarmıştır. Yugoslavya ya kaçmışlardır. O dönem Yugoslavya tito tarafından yönetilmektedir. Rusya ise Stalin tarafından. İkisi de sosyalist hükümetlerdir. Birbirlerine düşmanlardır.  Kuttubayev ve onunla beraber  esaretten kaçabilen birkaç arkadaşı Yugoslavya saflarında savaşmak zorunda kalmışlardır. Daha sonra savaş bitince yurtlarına dönüp bir hayat kurmaya çalışmışlardır. Abutalip kuttubayev öğretmenlik yapmaktadır doğduğu topraklar olan sarı özek bozkırlarındaki bir köyde.köyünde boranlı tren istasyonu bulunmaktadır. Sürekli doğudan batıya , batıdan doğuya trenler geçmektedir. İki çocuğu vardır. Karısı zarife ve çocukları daul ve ermek le huzur içinde yaşamaktadır köyünde. Ekmeğini  bileğinin gücüyle kazanmaktadır. Birde komşuları yedigey ve ailesi vardır. Bu kısımlar aslında gün olur asra bedel kitabında geçmektedir. O romanda abutalip kuttubayev sorgulanmak için götürülür ve bir daha geri dönmez. Resmi makamlar kalp sektesinden öldüğünü söylerler aileye.

 

Bu romanda ise abutalip kuttubayevin alma ata hapishanesindeki sorgu odasına götürür okuyucuyu aytmatov. Roman boranlı istasyonu yakınındaki köyde başlar. Babalarını hasretle bekleyen iki çocuk ve onların annesini anlatarak başlar romana.

 

 

“   Bu aile, her gün Abutalip’in dönüşünü bekliyordu. Abutalip’in karısı Zarife, geceleri birkaç kez, petrol lambası fitilinin külleşen ucunu kesiyor, bu yüzden birdenbire aydınlık artınca, gözleri, encikler gibi yumulup uyuyan soluk tenli iki çocuğa takılıyordu. İşte o zaman içi soğuk bir ürperme ile doluyor, yumruklarını sıkıp göğsüne bastırıyor, onları rüyalarında babalarına doğru koşarken hayal ediyordu: Olanca hızlarıyla koşarak, yarışarak, kollarını açarak, ama bir türlü koştuklarına ulaşamadan… Gündüzleri, o küçük aktarma istasyonunda sadece otuz saniye duraklayan trenleri de gözden kaçırmıyorlardı. Vagonlar büyük bir gıcırtı ile durur durmaz fırlayıp koşmak için hep pencereye uzatıyorlardı başlarını. Ama günler gelip geçiyor, onlar babalarından hiçbir haber alamıyorlardı. Sanki babalarını bir çığ alıp götürmüştü ve bunun nerede, ne zaman olduğunu kimse söylemiyordu.

 

Yine o gecelerde, ışığı sabaha kadar hiç sönmeyen başka bir pencere daha vardı, ama bu, demir parmaklıklı bir pencere idi: Ülkenin öbür  ucunda, Alma-Ata hapishanesinin bodrum katındaki hücrelerden birinin penceresi. Abutalip Kuttubayev, tam bir aydan beri burada, gece-gündüz, gözlerini kör edercesine kamaştıran bir ışığın altında tutuluyordu. Hücresinin tavanına asılan bu kör edici ışık gerçek bir işkence idi. Burgu gibi delen, bıçak gibi kesen o ışıktan yorgun gözlerini ve zavallı başını nasıl koruyacağını bilemiyor, bu yüzden de bir an için olsun niçin tutuklandığını, ondan ne istediklerini düşünmeden duramıyordu. Bazı geceler yüzünü duvara döner, gömleğinin eteğiyle yüzünü örtmeye çalışırdı. O zaman, onu gözleyen nöbetçi hemen içeri dalar, yakasından tutup yere çalar, küfürler savurarak basardı tekmeyi: ‘ Yüzünü duvara dönme pis köpek! Başını örtme alçak faşist!…’ Onun bağıra bağıra suçsuz olduğunu söylemesine kimse kulak asmazdı.

 

Bundan sonra yine sırtüstü, yüzü o korkunç elektrik ışığına dönük olarak yatardı. Gözkapaklarını kan çanağına dönmüş gözlerine indirir, kamaşan gözleri  hiçbir şeyi göremez, bir mezar çukurundaymış gibi güçlükle nefes alır, beyni çalışmaz olurdu. Ne uykusuzluk, ne dayak, ille de bu keskin ve burgu gibi delen ışık! Hiçbir gözetici, hiçbir sorgu yargıcı bundan daha büyük işkence yapamazdı ona.   “

 

 

 

 

Bu şekilde başlar roman. Hüzünlü bir kitaptır, Aytmatovun diğer kitapları gibi. Dili sadedir , betimlemeleri  ustaca ve zengindir.  Kuttubayevin esasında bir suçu yoktur. Aynı zamanda yazar olan Kuttubayev esas olarak Cengiz Han a küsen bulut isimli çalışmasından dolayı gözaltına alındığını öğrenir. O efsane de cengiz han buyruklarına karşı geldikleri için iki sevgiliyi idam eder sarı özek bozkırında. Burada devlete karşı bireyciliği savunduğu ve gizliden milliyetçiliği ima ettiği gerekçesiyle sorgulamaya alınır, bir işgüzar, fanatik Stalinci bir askeri savcı tarafından. Bu savcının ismi tansıkbayevdir. Tansıkbayev esasında mevkiler yükselmek istemektedir hızlı bir şekilde. Bunun yolunun da bir devlet düşmanı bulup ,onu ifşa etmekten geçtiğini bilmektedir. Kendisine bir kurban arar , gözüne kuttubayev i kestirir. Ne yapacak edecek onu suçlu çıkaracaktır. Hatta zamanında tito saflarında birkaç arkadaşıyla savaşmasını da dosyaya ekleyip oradan bir gizli örgütte çıkarabileceğini düşünür. Kuttubayeve uyduruk bir  metin hazırlar ve imzalaması için baskı yapar zulüm yapar.

 

Romanı ben genel  düşünerek okudum. Yani bir insanın haksız yere alınması, işkenceler edilmesi, buna karşı koyamaması, savaş zamanındaki gidipte dönmeyen insanlar, ailelerin beklemesi, dünyanın herhangi bir coğrafyasında tarih boyunca olan olaylar maalesef. Bu insanların neler hissettiklerini bir nebze anlamak için okunabilecek bir roman. Ben o mana da baktım. Stalin devrinde zulümler olduğunu az çok biliyorum, tito yu bilmezdim, stalinle düşman olduklarını da bilmezdim. Daha genel olarak okumayı tercih ettim. Zaten Aytmatov yazarken buna kapı aralayarak yazmış. Okuyucunun zihninde daha geniş perspektifler kurarak okumasına imkan verecek şekilde yazmış.isimler biraz da sembolik yani. Her devirde olabilecek yaşanabilecek dramlar maalesef bunlar.

 

Kuttubayev trenle ülkenin bir ucundan başka bir yere götürülür. Savaşta beraber savaştığı birkaç arkadaşını da bulup sorguya almışlardır. Onlarla yüzleştirirp uyduruk metni de imzalatıp zafere ulaşmak,  stalinin gözüne girmek isteyen tansıkbayev trende bir sorgu odası yaptırmıştır ve mütemadiyen baskı yapmaktadır kuttubayev e. Ordan da bir alıntı yapıp bitirelim yazımızı. Yaklaşık 113 sayfa olduğunu da belirtelim. Üslubunun akıcı olduğuna falan çok değinmiyorum. diğer yazılarımda aytmatovun üslubuyla alakalı yorumlar yapmıştım çokça zaten.

 

 

 

“ Değişik istasyonlardan geçerken, rütbece Tansıkbayev’den  daha küçük olan meslektaşları, gerek dostluk, gerek görev gereği onu karşılıyor ve bunların hiçbiri eli boş gelmiyordu, işte buna asıl sevinen Abutalip idi. Çünkü Tansıkbayev yemek yerken ve içki içerken, o bıktırıcı sorularına ara veriyordu bir süre. Hiç acele etmeden,yesin,içsindi! Kızıl-Orda istasyonunda onu pek hararetli karşıladılar. Dostları ona dumanı üstünde, ama üzeri, beyaz bir bezle örtülü büyük bir kap yemek getirdiler. Vagonun koridorunda muhafızların telaşlı ayak sesleri duyuldu. Bunlardan biri ‘ Kazı (At eti ), kaburga!’ diye fısıldadı. ‘ Ne güzel kokuyor! Bozkırdaki bu güzel eti şehirde bulmak ne mümkün!…’

 

Daha sonra Abutalip parmaklıklar arasından, Tansıkbayev’in arkadaşlarına veda etmek için dışarı çıktığını gördü. Uzun ceketini omzuna atmıştı. Küçük karşılama komitesi peronda idi. Hepsinin başında birbirinden güzel astragan kalpak vardı. Alçarak boylu, kırmızı yanaklı, iyi beslenmiş, canlı-kanlı idiler. Ellerini kollarını sallayarak konuşuyor, yüksek sesle gülüşüyorlardı. Belki güzel bir nükte içindi gülmeleri. Buz gibi havada solukları duman duman çıkıyor, ince kar örtüsünde hareket ettikçe çizmeleri gıcırdıyordu. Uyanık bir milis, trenin en başında bulunan bu vagonun olduğu yere başka hiç kimseyi yaklaştırmıyordu. Özel vagonun yanında baş başa idiler. Kendilerinden emin, mutlu.. İki adım ötelerinde, vagon-hücresinde, oraya onların işgüzarlığı ile tıkılmış bir adamın kendi kendini yiyerek erimesi umurlarında değildi onların. Oysa bu adam ne bir hırsız, ne bir arsız, ne saldırgan, ne de bir katil idi. Aksine savaşmış, yaralanmış, tutsak olmuş, karısını ve çocuklarını sevmekten başka, varoluşunun özü olan bu sevgiden başka, kimseye zararı dokunmamış, saygılı ve saygıdeğer bir insandı. Ama onların aradıkları da işte böyle, hiçbir partiye yazılmamış, bundan dolayı da hiçbir şeye yemin etmemiş böyle bir adamdı ve bu adamı tıkmaları gerekiyordu hücreye. İşçi sınıfının mutluluğu için öylesi feda edilmeliydi…

 

Kzıl-Orda’dan sonra, onun çocukluğundan beri çok iyi bildiği yerler geliyordu. Akşam yaklaşıyor, Sir-derya ( Seyhun ) ırmağının karlar içinden kıvrım kıvrım uzandığını, parladığını görüyordu. O mücevher, kapağı açılmış kardan kutusunun içindeydi sanki. Biraz sonra, güneş batarken, bozkırın tam ortasında Aral denizini ( gölünü )gördü. Abutalip önce onun sazlar kadar esnek kıyılarını fark etti, sonra da bir adayı. Daha sonra, demiryolunun birkaç metre yakınındaki nemli kumlara çarpan dalgalarını.. bütün bu tabloyu bir anda kucaklamak olağanüstü bir şeydi. Kar, kum, rüzgarda  çalkalanan mavi deniz ve çakıltaşlı yarımadaya yayılmış bir deve sürüsü… Ne kadar heybetli, gururlu idi develer! Bütün bunlar yüksek bir kubbenin altındaydı. Yer yer, öbek öbek kar yığınları da vardı.

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: