Ateşten Gömlek / Halide Edip Adıvar

IMG_20160317_004925

Halide Edip Adıvar / Ateşten Gömlek

Bu roman Halide Edip’ in milli mücadele yıllarını anlattığı bir kitabı. Romanın en belirgin yanı çok içten ve coşkulu olması. Bu sebeple okuması da bir hayli akıcı. Elinize aldığınız da bırakamıyorsunuz. Diğer bir mühim tarafı ise yine coşkulu ve içten anlatımından dolayı, o günleri adeta yaşıyor hissi oluşarak okuyorsunuz. yani tarih kitaplarında milli mücadele yazıyor, o dönem olan şeyler anlatılıyor ama çok uzak bir hayal gibi, insanlar neler yaşamış, ne sıkıntılar çekmiş, hangi merhalelerden geçilmiş daha yakından dinliyorsunuz. Halide Edip iyi bir anlatıcı. Hem milli mücadele yıllarında birebir şahit olan bir yazar olması da kitabın gerçekçi üslubunu daha anlamlı kılıyor.

Kitapta karşılaşacağımız karakterler, Cemal, Cemalin kardeşi Ayşe, Kumandan İhsan, kitabın anlatıcısı Peyami, Ahmet Rıfkı gibi birçok isim geçiyor fakat ana karakterler Ayşe, İhsan, Peyami, Cemal, İzmir ve milli mücadele ateşi. Bu ateşi ateşten bir gömlek gibi sırtında, kalbinde hisseden insanlar.

Konusunu detaylı yazmayacağım, okuyacak arkadaşlar olursa diye. Birkaç yerinden alıntı yapmak niyetindeyim, öylece yazımızı noktalayacağız. Bir editör arkadaşımızın da uyarısıyla yorumları kısa tutmaya çalışacağım 🙂

Halide Edip in üslubu etkileyici, insanı saran olayların içine çeken bir üslubu var, diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum nasip olursa. Tabi bunda Selim İleri nin Halide Ediple alakalı yazılarının da payı çok. Yani yazarı, kitaplarını merak etmemi biraz da Selim İleri’ ye borçluyum.
Birşeyi daha belirteyim, kelimelerde çok fazla, eskiden kullanılan kelimeler yok, olanları da zaten romanın arka son sayfalarına kısa bir sözlük eklenmiş, orayı bir okuyunca bütün sözleri anlıyorsunuz. Hem yeni kelimeler de öğrenmiş oluyorsunuz.

 

alıntılar

..

” Mezarlıklara yakın bir yer. Siyah servilerin gölgesinde, sarı, tahta bir eve girdik. Kapının ipini yukarıdan makarayla bir el çekti. Toprak bir avlu, tıkır tıkır üzerinden yürünen uzanmış bir tahta. İki odalı, bir sofalı bir ev. Sahibinin, ağzı sakızlı, yüreği elmas gibi parlak, fedakar bir genç karısı, başörtüsü temiz, iyi bir anası var. Dün geceyi nineyle beraber Seyfi’ nin odasının karşısındaki odada geçirdim, nineye bütün izmir’ in derdini ve benim derdimi anlattım. Öyle derin derin ağladı ki karşıdaki evliyaların, ölülerin hepsinin gazabını İngilizlerin üzerine tahrik için sabaha kadar namaz kıldı. Elinde tespih, ” Allahım, sen küffarı hak-sar eyle ” diye dua ediyordu.

 

..
”  Hastanenin önünden taburlar geçerken kımıldanabilen her asker pencereye koşuyor. Sabahleyin iki asker kalbimi tamamen aldı. Taburların ilk sıralarındaydılar. Esasen ilk dizi en boylu, en güzel, en sağlamlarından seçiliyor. Bir tane sarışın, uzun, haşin yüzlü bir Rumelili vardı. Şarkıya o başlıyor; ötekiler aldırıyor: ” Yürüyelim ileriye, girelim Rumeli’ye!” Kim bilir Rumeli’de kalbinin neresini gömdü? Öteki gibi; Anadolu uşağı ve tablo gibi bir sıra neferin arasında. Başı bütün taburdan bir karış uzun ayyıldızlı kahverengi kalpağı var, gözleri bu ayyıldızdan daha büyük ve daha ateşin kestane renginde. Öyle güzel, öyle güzel ki, ancak insan bunu bir romanda, belki de bir dramda temsil eder: Azası kavi, kolları kırmızı bayrağın direğine sarılmış ve su içinde yürüyen bir sancaktar: ” Senin için ey sancağımız, ölürüz de vermeyiz…”

Arkamdan bütün koğuş gürleyerek devam etti: ”  Senin için ey sancağımız, güle güle kurban oluruz.”

İnatla, ısrarla, heyecanla içeriden dışarıdan etrafımı saran bu sancak aşkı gözlerimden çocuk gibi sıcak sıcak yaşlar boşandırdı. ”

 

..

 

 

”    Bu hülyadan sonra kafamda, ordumuzu ötesinde berisinde serviler ve çamlar görünen engin bir meşe ormanı halinde görüyordum. Gölgeleri ezeli, gövdeleri namağlup, dalları hülyayla çok ciddi ve deruni bir ıstırapla dolu bir ormanı. Koca dünya bunu mütemadiyen biçiyor; büyük ağaçlarını yere seriyor: Fakat yere dökülen tohumlardan daha zengin genç bir orman fışkırıyor:  “, Bu orman İzmir’e girecek,” diye sayıklamış ve haykırmışım. ”

 

 

..
”    Bundan sonra zabit ameliyatları vardı. Doktor; dal budak keser gibi iki kol bacak budadı. Onların daha şuurlu daha içinden bir hüznü vardı. Bir tanesini yatağına koyduktan sonra beni gözleriyle çağırdı. Eğilmemi işaret etti. Dudakları kımıldıyor; gözleri acı bir inhimakle bana birşeyler anlatmaya çalışıyor; fakat bir kelime söyleyemiyordu. Gözlerinde anlamayan bir neferin verdiği yeisle daha acı, daha münhemik anlatmaya çalışıyor fakat dudaklarında yalnız bir makine hareketi görülüyordu. Istırabını derhal anladım. Yüzüme anlayan bir mana verdim. Mütebessim ve müşfik esasen durduramadığım yaşlarla kulağımı dudaklarına yaklaştırarak dinler gibi yaptım. Mustarip gözlerine biraz sükunet geldi.

” Peki kardeşim, dediklerinin hepsini yapacağım,”  dedim. O hala dudakları sessiz kıpırdanarak gözlerini kapadı, öldü.  Başımı çevirdim, arkamda doktorun gözleri yaşlıydı. Kocaman çocuk yüzlü bir nefer birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladı:

” Anasının bir tanesiydi. İstanbul’da bana emanet etti. Ben şimdi ona ne diyeceğim?”  diyordu. Odadan çıktım, merdivenleri yavaş yavaş iniyordum. İçimdeki zaaf bayılmaktan fazla birşeydi. Avluda sıhhiye neferleri beyaz gömlekleriyle sakin ve kavi, yaralılara yemek yediriyorlardı. Öyle kadına benzer; kadından fazla bir rikkatleri vardı ki…     ”

 

 

..

 
”  Yunanlılar dağın tepesinde kayadan bir terasta tahassun etmişler, birinci tabur onlara çok yakın, ikincisi de geçti.

Birinci, ikinci tabur kumandanları şehit oldu. Bir an var ki manevi bir tevakkuf hissediyorum. Alayın zayiatı yarı yarıyadır. Bizim süvarilerden ikisi şehit. Karanlık gittikçe kesif oluyor. Top ateşi artık durdu. Alay ileriye gidiyor mu, yoksa tevakkuf mu etti?
Yandan küçük beyaz bir ziya dağların üstünden yavaş yavaş karanlığa serpiliyor, etraf biraz seçiliyor. İhsan’ın sesini bu bitmeyen ateş humması içinde kudretle duyuyorum. Üçüncü taburla kendisi hareket ediyor. Taburun önünden keçilerin geçemeyeceği yerleri tırmanıyoruz. İhsan daima askerden çok önde… Öyle sabit öyle kat’i yürüyor ki arkasındaki siyah kütlede en küçük bir tereddüt yok. “Vay anam”, “Allahım”, “Amanın”… Ne derin inilti ve hırıltı. Fakat İhsan’ın hayatı büyülenmiş gibi, başının üstünden kurşunlar vız vız uçuyor, sağına soluna bombalar düşüyor; o elinde tüfeği daima tırmanıyor, tırmanıyor. Zannediyorum ki artık tepeye pek yakınız. İhsan’ın yüksek sesle Yunanlılara sövdüğünü duyuyorum. Ne garip, ne garip bağırıyor. Kudurmuş gibi gidiyor. Anadolu’ nun kalbinde kara kaya parçasına kadar gelenlere öyle gayzla, ihtirasla sövüyor ve koşuyor ki… Onlar da sövüyorlar, bomba ve kurşunla beraber taş, çamur atıyorlar, “Türkos, Türkos!” diye galiz bir küfürle bağırıyorlar.

Kayanın tepesinden onların ortasında son taburun bakiyesinden kalmış kahramanlar var. Orada gırtlak gırtlağa dövüşüyorlar. İhsan arkasına haykırıyor:
“Kayanın tepesine asker! Kayanın tepesine!”

 

..

 

birde ufak sözlük ekleyelim

hak-sar : toz toprak içinde kalmış
ateşin: ateşli, coşkun
kavi: dayanıklı, güçlü, zorlu
deruni: gönülden, içten
inhimak: bir şeye aşırı düşkünlük gösterme, kapılma
yeis: umutsuzluktan doğan karamsarlık
münhemik: bir işin üstüne çok düşen
rikkat: incelik, naziklik
tahassun etmek: korunmak için bir yere çekilmek, sığınmak
tevakkuf: durmak, eğleşmek, eğlenmek

..

 

herkese iyi okumalar dilerim.
IMG_20160317_005102

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: